Emeğin Yabancılaştığı Yer





Marx, felsefesini 11. Tez’de tek bir cümleyle özetler: "Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli şekillerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir."

Bu tespit, soyut bir retorik değil; insanı yöneten şeyin fikirler ya da temenniler değil, doğrudan içinde yaşadığı maddi üretim koşulları olduğu gerçeğidir. Toplumun ne düşündüğünü de nasıl yaşadığını da nihayetinde neyi, nasıl ürettiği ve ürettiğini nasıl paylaştığı belirler.

Fakat bugün yaşadığımız üretim ilişkileri, insana en temel özelliğini—yaratıcı emeğiyle kendini gerçekleştirme potansiyelini—kaybettiriyor. Marx’ın "yabancılaşma" dediği bu süreçte işçi, yaşayabilmek için kendi zamanını ve bedenini satmak zorunda kalan bir metaya dönüşür. Ürettiği nesnenin sahibi değildir; ne zaman ve nasıl üreteceğine karar veremez; kendi insan potansiyelinden kopar ve nihayetinde diğer insanları da birer rakip ya da müşteri olarak görmeye başlar.

Bu kurgu, modern zamanlarda şeyleşme ve pasif tüketicilik ile tamamlanıyor. Unvanında, bindiği arabada ya da aldığı maaşta şeyleşen birey; işte yaşadığı o derin anlamsızlığı AVM koridorlarında, dijital ekranlarda ya da kredi kartı limitlerini zorlayarak ikame etmeye çalışıyor.

Tarihsel materyalizmin en sert tespiti ise kriz anlarına dairdir. Bir ülkenin sanayisi, teknolojisi, altyapısı ve insan kaynağı devasa bir potansiyele ulaşabilir. Ancak mevcut mülkiyet yapısı, kâr hırsı ve bölüşüm ilişkileri bu kapasitenin toplumsal refaha dönüşmesini engellemeye başladığında, sistem kendi yarattığı gücü taşıyamaz hale gelir.

Tam da bu noktada kafayı resmi istatistiklere çevirmek gerekiyor.

Türkiye, dinamik sanayisi ve altyapısıyla büyük bir üretim kapasitesine sahip. Fakat eldeki veriler, mevcut bölüşüm modelinin bu potansiyelin önüne nasıl duvar ördüğünü net bir biçimde gösteriyor.

TÜİK’in Gelir Yöntemiyle GSYH verilerini önüne koyan herkes radikal bir kırılmayla karşılaşır. 2016 yılında milli gelirden %36,3 pay alan işgücü ödemeleri, 2022’de %26,3 ile tarihi bir dip seviyeye gerilemişti. 2023 ve 2024’teki peş peşe asgari ücret ayarlamalarıyla bu oran kâğıt üzerinde %37 seviyesine kadar çıkarılsa da, 2025 ve 2026 dönemiyle birlikte tek asgari ücret zammı uygulamasına dönülmesi ve sıkı para politikaları altında reel ücretlerin gerilemesiyle bölüşüm şokunun etkisi yeniden derinleşti. Veriler gösteriyor ki, ücret artışları üretimin yapısındaki kalıcı bir iyileşmeyi değil, sadece yüksek enflasyon karşısındaki dönemsel pansumanları temsil ediyor.

Ülke büyüyor ama büyümenin kimin cebine yaradığı ortada. Büyümenin yüksek seyrettiği yılların ardından, 2025 ve 2026’ya uzanan süreçte uygulanan dezenflasyon programı çerçevesinde iç talep baskılanırken çalışanların reel satın alma gücü enflasyon karşısında eritildi. 2010’da çalışanların büyük kısmı asgari ücretin üzerinde kazanırken, bugün toplumun yarısından fazlası asgari ücret veya hemen yanı başındaki "ortalama ücret" tuzağına sıkışmış durumda.

Fabrikalar üretmeye devam ediyor; Merkez Bankası verilerine göre İmalat Sanayii Kapasite Kullanım Oranı %75-77 bandındaki yüksek seyrini koruyor. Üretim var ama o üretimi yapanın tenceresi dolmuyor. TÜRK-İŞ’in açlık ve yoksulluk sınırı verilerine bakıldığında; 2016’da asgari ücret açlık sınırının %89,8’ini karşılarken, 2025 ve 2026 yılı güncel rakamlarında asgari ücret, yılın daha ilk çeyreğinde açlık sınırının bariz biçimde altında kalmaya devam ediyor. İşçi daha çok üretiyor ama ürettiği değerden kendi mutfağını besleyecek payı alamıyor.

Üstelik kamu kaynakları da bu üretici güçleri ileriye taşıyacak teknolojik sıçramalara akmıyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın teşvik verilerine bakıldığında, kaynakların %60’tan fazlasının hâlâ düşük teknolojili geleneksel sektörlere gittiği görülüyor. Kamu İhale Kurumu raporları da harcamaların aslan payının inşaat ve yapım işlerine ayrıldığını doğruluyor. Yüksek teknolojiye dayalı yatırımlar ise %3-5 bandına hapsedilmiş durumda.

Bu tablonun en ağır faturası ise geleceğe çıkarılıyor. TÜİK verilerine göre gelir adaletsizliğini ölçen Gini katsayısı 0,433 ile son yılların zirvelerinde gezinirken, en zengin %20 ile en yoksul %20 arasındaki fark 8 katın üzerinde seyrediyor. Eğitime ayrılan bütçenin %60’ından fazlasını yine o en zengin %20’lik dilim harcıyor. Barınma ve eğitim maliyetlerinin altında ezilen orta sınıfın beşeri sermayesi eritilirken, sınıfsal geçişkenlik kanalları neredeyse tamamen tıkanıyor.

Peki, Marx’ın dikkat çektiği gibi dünyayı sadece teşhir etmek yetmiyorsa, bu tıkanıklığı açmak için nasıl bir program gerekiyor?

Her şeyden önce, faturayı çalışanlara kesen ucuz emek modelinden vazgeçilerek bölüşüm şokunu tersine çevirecek bir gelir politikası şart. Asgari ücretin genel bir ücret seviyesi olmaktan çıkarılması, sendikalaşmanın ve toplu sözleşme hakkının önündeki idari engellerin kaldırılması, yaratılan katma değerden emeğin aldığı payı yeniden insanca bir seviyeye taşımanın ilk adımıdır.

İkinci olarak, kamu kaynaklarının dağıtımında radikal bir dönüşüm zorunlu. Teşviklerin rant odaklı inşaat projelerine veya düşük teknolojili montaj sanayisine aktarılmasına son verilmeli; kaynaklar kamusal planlama temelinde yüksek katma değerli, yeşil dönüşüm odaklı ve yüksek teknolojili sanayiye yönlendirilmelidir. Üretici güçler ancak bu şekilde çağın gerisinde kalmaktan kurtulabilir.

Üçüncüsü, toplumun sırtındaki en büyük yük haline gelen eğitim, sağlık ve barınma gibi temel yaşam alanlarının metalaştırılmasına son verilmelidir. Eğitimde fırsat eşitliğini sağlayacak kamucu bir reform ve barınma krizini çözecek sosyal konut politikaları, orta sınıfın mülksüzleşmesini durduracak tek çözümdür.

Nihayetinde, servet adaletini sağlayacak adil ve artan oranlı bir vergi reformu yürürlüğe konmalıdır. Dolaylı vergilerin yükü altında ezilen geniş yığınlar üzerindeki baskı azaltılmalı; ranttan, sermaye kazançlarından ve büyük servetten alınan vergiler artırılmalıdır.

Sözün özü; Türkiye'nin sanayisi, altyapısı ve insan kaynağı yüksek bir gelişme potansiyeline sahip. Ancak üretilen değerin emeğe değil sermayeye aktığı bu bölüşüm ilişkileri ve kaynağı ranta yönlendiren mülkiyet yapısı, ülkenin kendi potansiyeline dar geliyor.

Eğer üretimi toplumsallaştırıp refahı adil bir biçimde bölüştürecek kamucu adımlar atılmazsa, sistem bu iç çelişkiyi çözemeyecek ve kriz, geçici bir dönem değil, süreklilik kazanan bir yaşam biçimi olmaya devam edecektir.




Emre ÖZYILDIZ

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kalkınma Hamlesinde Kaynak Dağılımı ve Öncelik Çelişkileri

Bölgesel Asgari Ücret Hayali