Eğitimi Yöneten İdeolojik Ajanda





Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in yeni müfredat düzenlemelerini savunurken sarf ettiği “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” ifadeleri ve bu söylemi sahiplenen iktidar medyasının kutuplaştırıcı manşetleri, basit birer dil sürçmesi ya da tarihsel bilgi eksikliği olarak geçiştirilemez. Karşımızda, Cumhuriyet’in kurucu felsefesini, kurumsal hafızasını ve laik eğitim yapısını adım adım dönüştürmeyi hedefleyen, uzun yıllara yayılmış sistemli bir bürokratik ajanda durmaktadır.

"Kurtuluş Savaşı" kavramının hedef alınması, bir gecede değiştirilen rektörlük kararnamelerinden, 50 bin okul idarecisinin tasfiyesine uzanan o devasa yapbozun sadece en güncel parçasıdır.

"Kurtuluş" Kimden ve Neyden Başladı?

Tarihsel gerçekliği ideolojik illüzyonlarla eğip bükmeye çalışanların ilk hedefi kavramsal hafızadır. Bakan Tekin’in "Ondan önce koskoca Osmanlı vardı" söylemi, resmi tarihin ötesinde bilinçli bir siyasi kurgudur.

Kurtuluş Savaşı, iddia edildiğinin aksine Osmanlı Devleti’nin bizzat kendisine karşı değil; Mondros ve Sevr Antlaşmaları ile Osmanlı’yı fiilen haritadan silen, İstanbul’u, İzmir’i, Anadolu’yu işgal eden İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan emperyalizmine karşı verilmiştir. Bu mücadele verilmeseydi, geriye ne "koskoca bir Osmanlı" ne de bağımsız bir yurt kalacaktı.

"Kurtuluş" kelimesini müfredattan ayıklama gayreti, Cumhuriyet’in saltanatın küllerinden ve sömürgeleşme tehdidinden doğduğu gerçeğini unutturma, geçmişi kendi siyasi tabanını konsolide edecek şekilde yeniden yazma girişimidir. İktidar medyasının bu bilimsel eleştirileri yapanları doğrudan "Haçlı zihniyeti" veya "ateist" ilan etmesi ise, eğitimdeki yapısal çöküşü gizlemek için sığınılan klasik bir kültürel hegemonya savaşıdır.

Mutfaktaki İsim: Müsteşarlık Dönemi ve Kurumsal Kırılmalar

Bugün Bakan koltuğunda oturan Yusuf Tekin, bu ideolojik dönüşümün yabancısı değildir; aksine 2013-2018 yılları arasında MEB Müsteşarı olarak sistemin altyapısını
hazırlayan asıl mimardır. O dönemde atılan ve kamuoyunda büyük skandallara yol açan adımları hatırlamak, bugünkü manzarayı anlamayı kolaylaştırır:

Tek bir yasal düzenlemeyle okul müdürleri ve idarecilerin görev süreleri sınırlandırılmış, yaklaşık 50 bin eğitim yöneticisi 2014 yılında bir gecede görevden alınmıştı. Eğitim sendikalarının "büyük tasfiye" olarak nitelendirdiği bu hamleyle, liyakat zinciri kırılmış ve okullar tamamen iktidara yakın kadrolara teslim edilmişti.

İstanbul Erkek, Galatasaray, Kabataş gibi Türkiye’nin en yüksek puanlı ve geleneksel hafızaya sahip liseleri "Proje Okul" ilan edilerek öğretmen ve müdür atama yetkisi doğrudan Bakanlığa bağlandı.

Özel okullarda çalışan öğretmenlerin kamudaki meslektaşlarıyla eşit maaş almasını sağlayan "taban maaş uygulaması" onun müsteşarlığında kaldırıldı, özel sektör öğretmenleri asgari ücrete mahkum edildi. Kamuda ise KPSS’nin yanına getirilen şeffaf olmayan mülakat sistemi ve sözleşmeli öğretmenlik, torpil iddialarını kurumsallaştırdı.

Ensar Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti ve çeşitli dini cemaat uzantılarıyla okullarda seminer ve kulüp faaliyeti yürütülmesi için ilk resmi protokollerin önü bu dönemde açıldı.

"Kişiye Özel" Hukuk: Rektörlük Süreci

Yusuf Tekin’in bürokratik kariyerindeki en çarpıcı kırılmalardan biri, 2018 yılında Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’ne rektör olarak atanma sürecidir.

Dönemin mevzuatına göre bir akademisyenin rektör olabilmesi için en az 3 yıl profesörlük yapmış olma şartı aranmaktaydı ve Tekin bu şartı karşılamıyordu. Atamadan hemen önce, 13 Eylül 2018 tarihli bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile rektörlük için gereken 3 yıllık profesörlük şartı tamamen kaldırıldı. Tekin rektör olarak atandıktan kısa süre sonra ise bu şart kanuna gizlice geri getirildi. Türk akademi tarihine "kişiye özel yasa" skandalı olarak geçen bu olay, kuralların kişilere göre nasıl esnetilebildiğinin en somut kanıtı olarak kayıtlara geçti.

Bakanlık Dönemi: İtiraf, Kriz ve İdeolojik Dayatma

Müsteşarlık döneminde yapı taşlarını döşediği projeleri, bugün Bakanlık koltuğunda nihayete erdirmeye çalışan bir figürle karşı karşıyayız. Mevcut dönemin bilançosu ise eğitim hakkı ve laiklik açısından tam bir alarm niteliğindedir:

TBMM bütçe görüşmelerinde, cemaat ve tarikat uzantılarıyla yapılan iş birliklerini eleştiren muhalefete karşı Meclis kürsüsünden, “Sizin tarikat, cemaat dediğiniz, bizim STK dediğimiz yapılarla protokol yapmaya devam edeceğiz” diyerek anayasal laiklik ilkesini açıkça çiğnediğini ilan etti.

Okullara imam ve vaizlerin "manevi danışman" olarak sokulduğu ÇEDES projesi pedagojik bir faciaya dönüşürken; çocukları sanayide ucuz iş gücü haline getiren denetimsiz MESEM projesinde onlarca çocuk iş kazalarında can vermiştir.

Kamuda tasarruf tedbirleri adı altında devlet okullarının temizlik bütçeleri kesilmiş, okullar pisliğe terk edilirken veliler sınıfları temizlemek için süpürge elinde nöbet tutmak zorunda kalmıştır. Eğitimde bütçesizlik yapısal bir krize dönüşmüştür.

Sembollerin Arkasına Saklanan Gerçeklik

Veriler ve kronolojik gerçekler, eğitim yönetiminde yapısal bir eksen kaymasına işaret ediyor: Yusuf Tekin, geleneksel eğitim bürokrasisinin ötesinde, Cumhuriyet'in kurucu değerlerini, kurumsal hafızasını ve laik eğitim ilkelerini dönüştürmeyi hedefleyen sistematik bir politikanın uygulayıcısı olarak öne çıkmaktadır.

"Kurtuluş Savaşı" ismine karşı yürütülen bu tartışma, müfredatın felsefi altyapısını yeniden şekillendirme çabası taşırken, aynı zamanda eğitim sisteminin sahadaki güncel ve yapısal krizlerini de gündemin arka planına itmektedir. Nitekim kavramsal semboller tartışılırken, somut göstergeler sahadaki gerçekliği tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır


Emre ÖZYILDIZ

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Emeğin Yabancılaştığı Yer

Kalkınma Hamlesinde Kaynak Dağılımı ve Öncelik Çelişkileri

Bölgesel Asgari Ücret Hayali