Toprağın Hafızası ve Masadaki Ekmek







Karadeniz’de patlayan her bomba, limanlara düşen her füze haberi fırındaki somunun, marketteki makarnanın etiketine doğrudan yansıyor. Rusya ve Ukrayna hattında yaşanan her tıkanıklıkta gözlerimizi Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) stok açıklamalarına ve gıda enflasyonu rakamlarına çeviriyoruz. Peki, bir zamanlar ders kitaplarında "kendi kendine yeten ülkelerden biri" diye okuduğumuz bu topraklarda ekmeğimizin kaderi nasıl oldu da Karadeniz’deki navlun fiyatlarına bağlandı?

Meseleyi "Buğdayı bile dışarıdan alıyoruz, battık" sığlığından çıkarıp iktisadi ve teknik detaylarıyla masaya yatırdığımızda, ezber bozan bir tabloyla karşılaşıyoruz.

İthalat Kıtlıktan mı, Yoksa Katma Değer Hırsından mı?

Meseleye girerken zihinleri kurcalayan ilk soru şu: "Ham maddeye döviz öderken bu sistem ülkeye nasıl döviz kazandırıyor?"

İlk bakışta haklı bir şüphe. Ancak denklem, satılan nihai ürünün kattığı değerde gizli. Türkiye; un ihracatında dünya birincisi, makarna ihracatında ise dünya ikincisi. Dahilde İşleme Rejimi (DİR) mekanizmasıyla sanayici, tonunu ortalama 250-300 dolara getirdiği ham buğdayı işliyor; un olarak ihraç ettiğinde tonunu 400 dolara, makarna yaptığında ise 700-800 dolara satıyor.

Resmi dış ticaret verileri de bu yapıyı doğruluyor: Türkiye her yıl buğday ithalatına yaklaşık 2,5 ila 3 milyar dolar harcarken; un, makarna, bisküvi ve irmik ihracatından 5 milyar doların üzerinde gelir elde ediyor. Kâğıt üzerinde ülkeye net 2 milyar dolardan fazla döviz bırakan, dışarı giden parayı fazlasıyla telafi eden bir sanayi çarkı işliyor.

Ancak bu çark dönerken madalyonun öteki yüzünde yerli tarım günden güne kan kaybediyor.

Azotun, Proteinin ve Gübrenin Siyaseti

Sanayiciye kulak verdiğinizde gerekçe hazır: "Yerli buğdayda kalite standardı yok. Yüksek hızlı makarna hatlarında hamurun kopmaması, un çuvallarında %12,5 sabit proteini yakalamamız için yüksek proteinli Rus buğdayına mecburuz."

Sanayici kendi üretim hattı açısından haksız sayılmaz. Türkiye’de araziler son derece parçalı. Bir fabrikaya giren 100 ton buğday, 20 farklı çiftçinin tarlasından toplandığı için protein oranları %10 ile %13 arasında savruluyor. Oysa Rusya'nın devasa monokültür tarlalarından tek tip, tahlili belli buğday çekilebiliyor.

Peki, yerli buğdayın proteini neden bu kadar kurak ve dalgalı? Faturayı doğrudan çiftçiye kesmek büyük haksızlık olur. Buğdayın protein oranını belirleyen ana unsur topraktaki azottur. Son yıllarda katlanan gübre ve mazot maliyetleri yüzünden çiftçi tarlaya atması gereken azotlu gübreyi eksik atıyor veya hiç atamıyor. Bitki boylanıyor, başak veriyor ama danenin içi boş kalıyor; protein çakılıyor. Proteini düşen ürünü sanayici ucuza bile almak istemeyip yüzünü yine ithal buğdaya dönüyor. Çiftçi borçlanıyor, sanayici dışa bağımlı hale geliyor.

Gece Kararnameleri ve Oyundan Düşen Üretici

Sistem sadece pazar dinamikleriyle de bozulmuyor; atılan siyasi adımlar yerli üreticinin belini kırıyor. Gıda enflasyonunu kağıt üstünde baskılamak adına başvurulan "gece kararnamesi" yöntemi bunun en somut örneği.

Ziraat odaları ve ziraat mühendisleri odalarının raporlarında da sıkça vurgulandığı üzere; tam çiftçi ürününü tarladan kaldırıp satacakken birden gümrük vergileri sıfırlanıveriyor. Vergi indirimi beklentisini önceden satın alan veya uluslararası bağlantıları güçlü dev ithalatçılar ucuza kapattıkları buğdayı limanlara yanaştırıp vergisiz içeri sokarken; mazotun, gübrenin altında ezilen yerli çiftçi tarladaki buğdayını maliyetinin altına satmak zorunda kalıyor. İthalatçı devler kâr marjını büyütürken, köylü seneye tarlayı ekecek sermayeyi bulamıyor.

14 Kromozomdan 42 Kromozoma: Doğallığı Nerede Kaybettik?

İşin ekolojik boyutu ise daha derin bir yaraya işaret ediyor. Göbeklitepe’nin yanı başında, 10-12 bin yıl önce 14 kromozomlu Siyez ile başlayan buğday serüvenimiz; doğadaki melezleşmelerle 28 kromozomlu Karakılçık ve Kavılca’ya, ardından 42 kromozomlu modern ekmeklik buğdaya evrildi.

Kromozom sayısı arttıkça buğdayın hamur olma ve kabarma yeteneği (glüten yapısı) gelişti; kitlesel nüfusları besleyecek dev fabrikalara uyum sağladı. Fakat bu dönüşüm bizi kontrolü zor bir kısır döngüye hapsetti: Modern buğday hibrit tohum ister, yoğun azotlu gübre ister, tarım ilacı ister... Oysa Göbeklitepe’den miras Siyez veya Kars’ın eksi 30 derecesine direnen Kavılca’sı, toprağa kimyasal gübre atmasanız da yaşar; kuraklığa ve hastalığa meydan okur.

Verim uğruna atalık tohumlarımızı marjinal alanlara hapsettik; karşılığında ise gübrede, tohumda ve ilakta tamamen dışa bağımlı, Karadeniz’deki gemilerin seyrine bakan bir sanayi modeli yarattık.

Ne Yapmalı?

Gelecek yıllarda derinleşen iklim krizine ve küresel çalkantılara karşı gıda güvenliğini korumak istiyorsak ne yapılabilir ?

Sulanabilir ovalarda sanayi için yüksek verimli buğday üretimi sürdürülürken; İç ve Doğu Anadolu’nun kıraç arazileri Siyez, Kavılca ve Karakılçık gibi atalık buğdaylar için stratejik üretim alanları ilan edilebilir.

Dönüm başı rekoltesi düşük kalan atalık buğday üreticisine aradaki gelir farkı devlet tarafından prim olarak ödenebilir. Gübreye ayrılan teşvik bütçesinin bir kısmı, gübre istemeyen bu dirençli tohumlara kaydırılabilir.

Okul yemekhaneleri, kışlalar ve hastanelerde atalık buğday ürünlerinin kullanımı kademeli olarak zorunlu kılınarak çiftçiye alım garantili bir pazar oluşturulabilir.

Türkiye, buğdayın doğduğu topraklardır. Kendi çiftçisine gübre aldıramayan, yerli tohumunu kenara iten ama elin buğdayını işleyip dünya birincisi olmakla övünen bir model, fırtınalı denizlerde pusulasız seyretmeye benzer. Gerçek gıda güvenliği ithal hammaddeyle dönen fabrikalardan değil, toprağına küstürülmeyen çiftçinin tarlasından başlar.



Emre ÖZYILDIZ

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Emeğin Yabancılaştığı Yer

Kalkınma Hamlesinde Kaynak Dağılımı ve Öncelik Çelişkileri

Bölgesel Asgari Ücret Hayali